27 Mayıs 2009 Çarşamba

susesi...

edirne'de eski bir akıl hastanesi'nde; havuz...
dediler ki insanı ıslah edermiş su sesi...
inanmadım.
6 senedir istanbulda'yım;
henüz ıslah olmadım...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

vengo....

tony gatlif'in filmi...çok etkileyici...
geliyorum demekmiş italyanca ve ispanyolca'da...
nedeni pek de belli olmayan - edilmeyen bir şekilde "fazla" zengin iki aile arasındaki kan davasi..endülüs topraklarında..ve ama hüznün sevincin sevginin merhametin herşeyin merkezinde müzik..dans..tutku..
flemenko dinlemek isteği uyandıran, flemenko yaşamak isteği uyandıran film...
çok etkilendim.
cesaretini göstermek için kollarını bıçakla delik deşik edebilecek bir erkek...dışarıya olduğunun ötesinde güçlü görünürken, içinde yitirdiği kızının acısına ağlayan bir erkek...ailelerinden, döktükleri kana karşılık bir kan verilecekse eğer, kardeşini ve onun bedensel engelli oğlunu vermektense...dahil olamadığı hayatını verebilecek kadar cesur bir erkek.
belki de yeğenini çok sevdiği için, belki kardeşinin de evladını yitirme acısını yaşamasını istemedği için..veya kimbilir belki de..kendi bu hayata kızı olmadan katlanamadığı için.
onun yanına giden bir erkek...bir baba.
müziğin hem onlarca tozlu çamurlu tepelerde toplaşıp insanın ses çıkarmadan dinlediği, hem de hayatlarının her an içinde olduğu bir yer daha var mı acaba?
son olarak, dvd'de ek olark verilen kisa film..antonio adlı otobüs şoförü ve çingeneler ile olan ilişkisi...
vengo..günlerce inzlenmeli..dinlenmeli...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

bahşettiklerimiz

merhamet; en büyük işkence...
merhamet ettiğimizde, kendimizi daha çok sevmeye mi çalışıyoruz acaba..kendimizi sevmek için daha fazla neden yaratmak mı bizi merhamete sevkeden duygu...yoksa kendimizi mi sevdirmeye çalışıyoruz merhametimizi bahşettiklerimize.
bilmiyorum.

gecikmeye güzelleme

gidiyordum. tek yaptığım sıcakta, terden organik bir uzantısı haline gelecek kadar yapıştığım bir arka koltukta, bir omzumda güneş bir omzumda yeğenim uyurken ve kımıldayamayacak kadar dalmış bir halde gitmekti. ki onun da direksiyon kontrolü bende değildi!
kendime artık istemsizce yaptığım her zamankinden ısmarladım. ve başladım penceremden bakmaya yol kenarındaki otlara. biçtim biçtim...direklere engellere geldikçe atladım zıpladım ama hep biçtim..öyle ki geçtiğimiz yerlerde tek bir uzun ot, tek bir çalı kalmadığına yemin edebilirdim!
zihnim bunca yorucu bir uğraş ile ot biçerken, bilemedim bir yerden bir şey fırladı aklıma. yetişememeyi sevdiğimi farkettim. evet, ve geyet net bir şekilde, yavaşlatmayı, yetişememeyi sevdiğimi farketttim.
ne kadar çok istersem bir yere varmayı, ne kadar çok istersem bir şeyi bitirmeyi, o kadar uzatıyordum sanki. ve bunu sadece bana ve sadece gerçetken kötülüğü olacağı zaman yapıyordum. biliyordum yaparken. bilincim açık oluyorsa, yalnız belki biraz bulanık.
hayatta yetişmem gereken yerlere hep gecikeyazıyordum. hep yumurta kapıdan dönüyordu. eğer varmıyorsa elim ayağım o limana, gemim hep dolaşıyordu açık denizlerimde. tıpkı havaalanına inemeyen uçakların dakikalarca havada tur atmaları gibi. akbabalar gibi tıpkı. hedefimin üzerinde dolanıyor ama ona ulaşmıyordum.
nedeni nedir bilmiyorum. ya da bunu gayet bilinçli bir halde ne zaman ne sebeple yaptığımı. ama farkediyorum ki, bazen yolun sonunu değil yolda olmayı tercih ediyor içimde bir şey. yolda kalmayı...yolculuğu uzatmatyı ercih ediyor. belki sonuçlarından korkuyorum bazen, belki de yolun tadını bırakamıyorum. sigarayı bırakır gibi bir kenara koyup asla elime almayacağıma söz veremiyorum.
her bağımlı gibi...
ve işte bu nedenle farkettim ki kızamıyorum gecikenlere. en azından yolda olmanın tadı ise bırakılamayan, bir şekilde varmaktan korkmuyorsa geciken, sadece erteliyorsa bir sürelik...kızamıyorum.
hangimiz yapmıyoruz ki...

17 Mayıs 2009 Pazar

kendini gezdiren kadınlar

hepimiz ufak anneleriz. sabaha kadin uyanip, bu sabah kendi bedeni icin ne yiyeceigin dusunen, bedenine ne giydirecegini dusunen....bedenine kucuk bir cocuga bakar gibi bakan..tum hirsini ondan alan bazen...kizdigi icin, hatta belki de onu cirkinlestirmek icin cikolatalar fistiklar yiyen...mutlu oldugu zaman ona yeni giysiler alan...zekasi gelisin diye kitap okutup, kendine hapsolmasin diye gezdiren...bahar sabahlari urkutuyor beni. bana gencligimde, serin bolu yazlarinda sadece bir sey yeni bir sey olmasi icin gunlerce kendimle basbasa bekleyislerimi hatirlatiyor.ve simdi, o gunlerini ozleyen o kucuk kiz, kendini gezdiriyor usulca.

12 Mayıs 2009 Salı

mevsim sabahı

önce bahar geldi... sonra kış göründü kapıda!
kışlıklar toplanmıştı çoktan. bavullar hazır, istikamet müstakbeldi.
lakin kış gelmişti. gele gele, onca yağmurun onca çamurun ve tozun ardından, onca polen dağıldığınca toprağa..gele gele kış gelmişti!
kadın bekledi.
durdu, durdu da bekledi kapıdan gitmesini kışın. bir kediyi kovalar gibi kapıya yaklaşıp usulca, yalnızca bekledi.
bavullar açılmadı geri, kışlıklar inmedi naftalinli raflardan.
kadın öylece üşüdü. üşüdü ve durdu kışa doğru.

pamuk bir kar göründü sislerin içinden. eşiğe yağdı kar. ele yağdı. yüze yağdı.
güneş açtı sonra. denize karıştı mavisi gökyüzünün.
ve kadın artık beklemiyordu yazı.
bavulun beklediği gibi...