20 Haziran 2009 Cumartesi

ayak paketi...

bu paketlerle giyinmek çok zor. yanlış mı yaptım acaba paketleri çıkarmamakla?
ama onları çıkarırsam büyüsü bozulacak bunca şeyin. neredeyse bu paketler için diyebilirim ki bir servet ödedim. o zaman bu paketlerle devam. görsün elalem bu kadın nenler neler yapmayı biliyor da beceriyor.
pantolona girmeye çalışırken gerçekten saçma bir görüntü verdiğimi düşünüyorum. muhtemelen de öyle.
dün ayaklarım paketlenirken bundan bahsetmemişlerdi. daha kolay olacğaını sanmıştım herşeyin. bunu hiç beklememiştim. belki de uyarmalıydılar, paketlenmeden önce etek giymem konusunda. işte bunu onlara bildirmeliyim. bu büyük bir hata. saçını yaptıracak gelinlerin önce gelinliği giymesi kadar büyük hata bu bence. evet evet kesinlikle iyi bir benzetme oldu bu. bu paketler çıkacaksa niye takıldı? takılacaksa neden şimdi başka şeyleri giyemiyorum keyfimce?
salondaki kızdan bira huylanmıştım aslında. belki de bana bilerek söylemedi bunu. belki de ayaklarım o kadar güzel oldular ki bunca işlemden sonra, kıskandı beni. onları göstermemi istemedi. onları, o paketli ve güpgüzel pembecik duruşlarını kıskandı için için. dudağımı ısırsaydım keşke.
operasyonu yapan adam doktora pek benzemiyordu diye de şüpheleniyorum ama; bu konuda daha fazla düşünmemeliyim. düşündükçe şüphelenecek bir yığın şey bulacağım. sağlık bakanlılığı izinlerini duvarda görememiş olmamdan tut da kartvizitinde doktor yerine 'ayak güzelleştirme uzmanı' yazmasına kadar.
bunca saat boyunca ayaklarıma ne yaptılar acaba? çok rahatladım o masaj ve rahatlama sıvısı denen garip tatlı içecekten sonra. sanki hatırlamadığım yerler var gibi ama emin olamıyorum. hiç saat de yoktu kaldğım odada. başlangıcı, bitişi, uyanışımı ya da uykuya dalışımı farketmemişim. sadece zihnim açıldı ve ben nerede oldğumu kavradım. sonra paketlerimle ayağa kalkmaya çalıştım. ama paketlerin şeklinin bozulmaması için bir süre basmamam gerektiğini söyledi o kadın ve ben geri yattım. zaten başım çok dönüyordu. açlıktan herhalde. tansiyonum çok düşüyor böyle zamanlarda.
bu pantolonun da nesi var? bu kadar dar mıydı bacakları? oysa en geniş pantolonum bu. neden bu kar şişti acaba ayaklarım. güzelleştireceğiz derken şişirmekten bahsetmemişlerdi bana. kendime daha güvenli olacağımı ve sosyalleşeceğimi söylemişlerdi. o sinir doktoru randevumu da unutmamam lazım. nedense tutturdular gitmeniz lazım; o sizin 'yeni' ayaklarınız alışmanızı sağlayacak diye. nesine alışacağım acaba? o kadar değişti mi ayaklarım? ay demek ki çok güzel oldular. kız da kıskandığına göre öyle olmalı.
paketleri birazcık açıp baksam mı? ne olur ki..paketlerin orjinal hallerini kimse görmedi nasılsa benden başka. demek ki açıp bakıp sonra yeniden sarsam kimse farkı anlayamayacak. o zaman denemeye değer gibi görünyor. yaşasın!
ayak...sağ ayağım. bu parmaklar? benim hiç küçük parmağımın tırnağı olmazdı bu kadar uzun. nasırlarım yok? herşey çok yumuşak ve peltemsi. çok soğuk.
damarlarımı da göremiyorum. ayağımı üzerindeki, o çok koşunca şişen damarlarım nerede?
ellerimle algılıyorum ayaklarımı. oysa ellerimi ayaklarımdan algılayamıyorum. sadece garip bir his. ayaklarımı parmaklarımı oynatsam oynatabileceğim gibi ama bu ayaklar buna nedense cevap vermiyor.
bileklerimde kocaman birer çizgi var. ameliyat izi gibi sanki. neşter miydi o aletin adı. hani çok keskin de ameliyat yaparken onunla kesiyorlar deriyi falan. işte onun izi gibi. iki bileğimde iki derin yara izi. ipler çok az görünüyor. sonra kendiliğinden düşecek demişlerdi.
ipleri elliyorum, hala his yok ayağımda. derin izi sorluyorum biraz. kanamaya başluyor orası. ince koyu kırmızı bir sıvı akıyor ayak bileğimden aşağıya. hala his yok. ne acı. ne ıslaklık....
bu ayaklar? bu ayaklar çok başka ve çok güzel?
bu ayaklar benimki ile aynı numara değil! bunlar küçücük bir kız çocuğu ayakları kadar pembe ve minyatür!
bu ayaklar! küçük bir kız çocuğunun ayakları tıpkı! körelmemiş, sertleşmemiş, topuklu ayakkabı giymemiş bir kız çocuğunun ayakları...ayağımdakiler.
hatırlamadığım zamanda bunu mu yapmışlar yani? benim ayaklarımı alıp bana bir kız çocuğunun ayaklarını mı bahşetmişler? ya o kız çocuğu? nerede ne yapıyor şimdi ayakları bendeyken? benim ayaklarım nerede?
pantolon giymek istemiyorum artık. etek istemiyorum.
yürümek istemiyorum.
telefonum çalıyor. diyebileceğim hiçbir sözüm yok. konuşmak istemiyorum.
mutfakta bir sandalye buldum.
iki paketim ve ben yığılıyoruz sandalyeye.
uğursuz kara bir sinek dolaşıyor paketlerimin etrafında çığlıklar atarak.
geçmişimi, bir parçamı çöpe atmış; başkasının geleceğini çalmışım gibi hissediyorum.
bunun büyük bir suç olabileceğini düşünmemitim oysa. sadece daha 'güzel' olmam gerekiyordu. daha daha güzel. yaşıtım kadınlardan daha genç ve güzel görünmem gerekiyordu. onların önüne geçmeliydim. bu yaşımda başka ne yapabilirim ki? hayatta 'gerçek' bir erkek bulabilmek için ne kadar şansım kaldı artık? oysa o'nun daha çok şansı olacak. evet, ayaklarım biraz yıpranmışlardı çok yürümekten ve ayakta kalmaktan. ama yine de iyidirler. dengeleri iyidir mesela. çeviktir ayaklarım. iyi tango yapabiliyordum mesela ben onlarla. şimdi artık 'o' yapabiliyor olacak. belki benden bile iyi yapar kim bilir. o genç, güzel, diri vücuduyla. pembe bacaklarını savurur dans ederken mini eteğinin altından. aslına bakarsan şanslı bile diyebilirim 'o'nun için. benimki kadar iyi dans eden bir çift ayağı bu genç yaşında başka kim edinebilirdi ki? üzerine para bile verilebilir o ayaklara sahip olmak için. ve benim, pembe minik taze ayaklara daha çok ihtiyacım var ondan. bu ikisi bir arada gayet yeterli sebepler aslında. biz iyi bir ekibiz bu değişimi yapmak için. eminim o kadın o'nu da ikna etmiştir bu gerçeğe.
bu kaçınılmaz bir durum kızım hayatta. sen de yaşlanınca aynı şeyi düşüneceksin. nasıl gençleşirim? nasıl daha çekici olabilirim? ve çok da farklı bir yol denemeyeceksin. belki bir sabah senin de bir çift elin olacak yepyeni, uzun ince kalem gibi parmakların olacak. belki hızma takabileceğin hokka burnun, belki sütun gibi bacakların, kim bilir.
ve beni anlayacaksın o zaman. haklı olduğumu göreceksin.
buna eminim.

kor çınar...

sabaha doğru garip bir sıcaklıkla uyandım...
nasıl nereden geldiğini anlayamadığım bir sıcaklık yayılıyordu yatağıma.
sanki hani çok sıcak bir tuğlayı koymuşum da yatağa, sonra onu kaldırdığım yere kendim yatmışım gibi bir sıcaklık geliyordu yatakta bazı bölgelerden...
etrafıma bakındım. yangın falan mı çıktı acaba? yok, hayır, değil. herşey normal görünüyor ve bu bir bakıma iyi haber. ama sıcaklık kaynağını hala bulamıyorum.
biraz serinlemek için kalktım yataktan. belki buzdolabından soğuk birşeyler içmek iyi gelir diye düşündüm. mutfağa gittim. biraz su, biraz pencereden gelen serin hava açtı beni.
suyu içerken farkettim ki su sıcak. koyarken öyle değildi oysa?
sonra bir anda aklım karışıyor. su bardağını tutan ellerime bakıyorum.bunlar...bunlar benim ellerim mi? kocaman kırmızı yanareller? bardağı bırakıyorum. ellerim, büyük bir yangın gibi önümde. neyle nasıl söndüreceğimi bilmiyorum bu alevi. çeşmeyi açmaya çalışıyorum..ellerim giderek daha çok yanıyor. çeşmeyi tutamıyorum sıcaklığından. kendi elimin sıcaklığı kendime fazla geliyor! pencereye gidiyorum. açık havada biraz eserse diye ummuştum. oysa değişen bir şey yok. ellerime bakıyorum...bacaklarım kadar kalın kaba ellerim..giderek kan kırmızı bir renk almaya başlıyor...ellerim karşımda, sanki içlerinde kor varmış gibi yarı saydam ve ışıklı! çok korkuyorum. içimden çığlık atmak geliyor ama susuyorum..ne yapsam çaresiz..ne yapsam...
ellerim...kuru bir yaprak gibi çıtırdamaya başlıyor...avuçlarımın içleri büzüşüyor ısıdan...derim içeri çekilir küçülürken ellerimin içindeki kor giderek büyüyor...yanan bir ağacın dalları gibi kollarımdan sarkan ellerim gözlerimin önünde eriyor!
pencere..ses..derinden bir çınlama kulağımda. sonra sesszilik ve serin.
anlayamıyorum. başıma ne geldiğini..neden benim seçildiğimi..neden...anlayamıyorum.
yatağıma doğru yürümeye başladım. kollarım artan ağırlığa ince gelecek gibi görünüyor.
ellerim, yıldızlar kadar çok görünüyorlar buradan.
bir ağaca yukarıdan bakmak gibi.
yanan avuçlarımın içlerinden çıkan ikinci ellerimle beraber koca bir çınar gibi sallanıyor kollarım.
alevler azalıyor hızla. ve bu serinlik korkuma iyi geliyor. açılıyor zihnim biraz.
yatağa geldim. açık yorganım beni çağırıyor tatlı bir uykuya. oysa ben hangi elimle tutup kapatacağımı bilmiyorum yorganı. kendimi yatağın üzerine öylesine bırakıveriyorum.
iki yanımda iki yeni uzvum, yavaş yavaş açıp kapıyorlar parmaklarını. hareket edişlerini hissediyorum.
ellerim, eski vefakar ellerim, küskün ve yorgun yatıyorlar benimle birlikte.
hep birlikte anlamaya çalışıyoruz olmakta olanı.
pencereden o beklediğim serin rüzgar geliyor, soğuyor ellerim...

19 Haziran 2009 Cuma

huzur...

ah ia,
kopkoyu gece
pis bir zamk gibi yapışıyor üzerime
elim kolum ağır, bağlanıyor sanki
kulağımda derinden bir tango çalıyor
çığlıklardan yapılmışçasına
kanatlanıyor
bir martı kadar çevik
uzaklaşıvermek geliyor içimden
sakız kalmış gibi boğazıma
lafım tükeniyor aklımdan geçenler çoğalırken
hayatım karışık değil kafam kadar
ömrüm uzun değil belki de
bunca düşünecek kadar

sevgili dost,
endişeye mahal var yaşamda,
huzurdan fazla.

15 Haziran 2009 Pazartesi

batim

sevgili maia,

ışığa bakıyoruz
yalnız batışına
ve doğuşuna yalnız.
bakıp anlıyoruz;
gelmek ve gitmek
başlamak ve bitirmek
yaşamak ve ölmek arasında
ne kadar az fark olduğunu.

yaşamak maia,
büyük bir dut ağacına tırmanmak gibi
uzun ve zahmetli.

12 Haziran 2009 Cuma

otobandan önce son çıkış

Sevgili zoe,
kadın olmanın dayanılmaz eziciliği ile büyümüştük.
bir şekilde hayatta kalmanın mutlak gerekliliği bir yanda,
bir şekilde ayakta durmanın ilerlemenin baskısı.
avlanmamak zorundaydık.
avlamak..kim bilir...
sürekli gözümüzü açık tutmaktan..uyku sızmadı rüyalarımıza.
yola hiç bakamadık, levhaları okumaya çalışmaktan.

biliyorum ki, otobandan önceki son çıkışta ayağım.
hayatımın şekillenmesi için verebileceğim keskin kararların eşiğinde,
olduğum yerde durmak istersem, durak tam önümde.
değiştirmek istersem, ama istikameti değil de durağı sadece;
karışıyor haritalarım...

insanız zoe;
azalmaktan korkuyoruz sık sık.
insanız,
çoğalmaktan başedememekten korkuyoruz.
insanız zoe,
yorulmaktan, yolda kalmaktan
yolda kimseye rastlayamamaktan korkuyoruz.
o kadar çok korkuyoruz ki korkmaktan,
gün oluyor kendimize yer bırakmıyoruz.

insanız zoe,
nefesimizi çiğerimize tıkıp
kendimizi kendimizi avlıyoruz.

10 Haziran 2009 Çarşamba

şehrin güncesi

sevgili antoninya,

gözlerim kamaşmıştı seni ilk gördüğümde.
ışıl ışıl ay içinde
gizemli bir duruşun vardı.
davetkar, ürkütücü ve gepgerçektin.

antoninya,
yorgun geldim sana.
yalnız ve şaşkın
utanmadan özlemlerimle geldim sana
sana uzaklığım korkumdandı
ve başkalarına yakınlığımın yükünden
alışamayacağım sandım sana.

şimdi o garip tanıdık duygu gözlerimden geçen
her yerinde her adımda
nefesim kalmış bir zaman
yürüdükçe soluyorum geçmişimizi
havada asılı kalmış
kar taneleri gibi aklımda
yaşadıklarımız.

bugün sana baktım bir an
sana bakıp bir uzantın olduğumu hissettim
elin kolun değil belki ama
seninle değiştiğimi farkettim
kim bilir nerelerde eksilttiğim
yeniden yeniyle çoğalttığım
ruhumun

antoninya,
güzel mavi gözlerinle bak bana
uzak ufuklarından çağır beni
elimi sakın bırakma.

8 Haziran 2009 Pazartesi

yol...

bir sis gibi yürüyor
nefes gibi akıyorduk hayata
yaşadıklarımızdan bunca
geriye kalana
bakmıyorduk yavaşlamaktan korkarak
acelemiz ne kadar vardıysa
o kadar geç kalıyorduk
geç kalmayı
umuda yolculuğa kesintisiz devam edebildiğimiz için
kendi suçumuza ortak olur gibi
seviyorduk.